Oltutaşı...




Erzurum’un siyah incisi

Oltutaşı

Zahmetle çıkarılıp hünerle işlenen oltutaşı, ihtişamlı ama mütevazı haliyle yeraltının siyah incisidir.

Erzurum, Anadolu’nun ‘dadaşlar diyarı’dır. Rüzgârın sert estiği, estikçe savurduğu; yaşamın delice ve dingince insana doğru aktığı bir yer... Bizans, Selçuklu ve Osmanlı döneminin kalıntıları ve eserleri ile dünü bugünde de yaşatan; yaylaları, ovaları, çağlayanları ve yiğit insanları ile yaklaşık 2000 metre yüksekliğinde bir yayla şehridir. Türküleri, masalları, çağ kebabı ve oltutaşı ile bir bütündür yaşam...
İnsanoğlunun bilinen en eski süs eşyalarından olan oltutaşı, Erzurum’un en önemli simgelerinden biridir ve en kalitelisi de bu topraklarda bulunur. Oltu ilçesinin Güzelsu, Güllüce, Yeşilbaşlar, Alatarla, Dutlu, Çataksu ve Sülünkaya gibi çevre köylerinde bol olarak görülen oltutaşı, yöre insanının emeği ile yeraltından bin bir güçlükle çıkarılır. Taşın saklanması ve şekil verilmesi de ayrı bir özen ve emek gerektirir. Her usta bir heykeltıraş titizliğinde çalışır, yumuşak oltutaşını çifte su verilmiş bıçakla yontup zımparalayarak şekil verir. Tebeşir tozu ve zeytinyağı ile cilalanan taşlar, kolyeden küpeye, sigaralıktan yüzüğe pek çok süs eşyasına dönüşüverir. Özellikle erkeklerin ellerinden düşürmedikleri oltutaşından tespihler tüm ihtişamlarıyla “ben de varım” der gibidir.




KRALİÇE VİKTORYA’NIN TAŞI
Fosilleşmiş reçine ya da fosilleşmiş ağaç gövdelerinden oluşan oltutaşı, yumuşak bir linyit türüdür. Hakim renk siyahtır, ancak nadiren de olsa gri-yeşilimsi renkli olanları da vardır. Dünyanın pek çok yerinde çıkarılan oltutaşının tarihi Bronz Çağı’na dek uzanır. Zengin Romalıların mücevherlerini ve değerli süs eşyalarını süsler. Ortaçağda tespihler, kutsal emanet sandıkları ve heykeller yapılır bu siyah taştan. Yazılı kaynaklara göre, 17. yüzyılda oltutaşının tozu doktorlar tarafından ilaç niyetine kullanılır. En ihtişamlı günlerini Viktorya döneminde (1837-1901) yaşar. Kocası Prens Albert’in yasını tutan İngiltere Kraliçesi Viktorya’nın hayatının sonuna dek oltutaşından mücevherler takması bir moda başlatır. O dönemde gücü yeten herkes, bu taştan yapılma yüzük, broş ve kolyeler taşımaya başlar. Erzurum’da ise ata yadigarı sanatlarını devam ettiren ustalardan öğrenildiği kadarıyla oltutaşının işlenmesi 200-250 yıllık bir maziye sahiptir.



YÜREK VE SABIR İŞİ
Oltutaşının çıkarılması hem zor, hem de çok zahmetlidir. Erzurum’da çıkarıldığı köylerin arazisi çok engebeli ve dik yamaçlardan meydana geldiği için madene ancak yaya olarak ulaşılabilir.
Yöre halkı tarafından babadan kalma yöntemlerle dağların oyulmuş, parçalanmış kısımlarına 80 cm çapında dik galeriler açılır. Ancak iki kişinin birlikte çalışabildiği galerilerde aydınlanma el feneri veya deveci lambası ile sağlanır. Kazma, kürek, murç ve çekiç gibi eski aletlerle çalışılır. Oltutaşı cevheri çok ince, zaman zaman kaybolan yani kırılmış damarlar halinde bulunduğundan çok fazla çıkarılamaz. Topraktan çıktığında çok yumuşak olmasına rağmen hava ile temas ettiğinde hemen sertleşir. Bu yüzden de galeriden çıkıp cilalanana kadar mutlaka nemli ortamda saklanır. Büyük emekle çıkarılan bu maden küçük atölyelere gönderilir. Atölyelerde, tasarlanan süs eşyalarına göre sınıflandırılan maden, el çarkı ile işlenir. Bu işlem yürek ister, sevgi ister ve her şeyden öte derin bir sabır ister. İşin püf noktası ise taşın yumuşak ve nemli kalmasının sağlanmasıdır. Bu yüzden işlenecek kadar maden, su içinde bırakılarak korunur. Geri kalanı ise yeniden toprağa gömülerek saklanır.



TAKLİTLERİNDEN SAKININIZ
Oltutaşı işletmeciliği günümüzde Rüstempaşa Bedesteni’nde hâlâ sürüyor. Yöre halkının Taşhan olarak bildiği bu tarihi çarşı, Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı ve sadrazamı Rüstem Paşa tarafından yaptırılmış. Oltutaşı atölyelerini görmek; erzurumtaşı, karakehribar, sengi, musa da denilen bu yeraltının siyah incisine sahip olmak isteyenlerin ilk durağıdır burası.
Oltutaşından en çok yapılan ve en çok tanınan ürün hiç şüphesiz tespihlerdir. Ünü Türkiye dışına da yayılan oltutaşı tespihler, elde çekildikçe daha çok parlayıp güzelleşir. 33’lük olanına ‘tek sayı’, 99’luk olanına ‘üç sayı’ adı verilen tespihler gümüş işlemesine göre kuka (yuvarlak), kızılcık, mercimek, kesme gibi isimler alır.
Doğanın bu çok özel armağanının sahteleri de var ne yazık ki. İşte gerçeği ile sahtesini ayırt etmenin birçok yolu size: Elinize alıp nefesinizle buharlaştırdığınızda, oltutaşı buharı çeker ve üzeri nemlenir. Özellikle tespihlerin kendine has ağırlığı ve tok bir sesi vardır. Örneğin camdan olanlar çok ağır, plastikler çok hafif olurlar. Kızgın bir toplu iğnenin ucunu batırdığınızda eğer elinizdeki taş oltutaşı değilse iğne içine batar; oltutaşıysa iğne işlemez. Sürtünme ile elektriklendiği için küçük kağıt parçalarını kendine çeker. Oltutaşı bıçakla hafifçe kazındığında kahverengi toz çıkarır. Her ustanın farklı hikâyeler düşünüp işlediği, akıp giden zamana rağmen varolan oltutaşı, insan sıcağı ile daha çok parlar.



SİYAH TAŞIN TILSIMI
Yaşlılar hep aynı masalı anlatır torunlarına. Anlatırken bir de bakmışsınız bugün ve dün karışmış. Şöyle başlar her masal: Kör Ali’nin güzel mi güzel bir kızı varmış. Öyle deli dolu imiş ki, rengârenk çiçekli şalvarı, rüzgârda uçuşan yemenisi ile allı pullu bir kelebeğin peşine takılır; bal arayan arı gibi bir taraftan diğer tarafa savrulurmuş. Bu güzel kız, bir gün ışıl ışıl parlayan bir gölün kenarında seyrüsefaya dalmış. O anda gökyüzü yeryüzüne pınar olmuş akmış, sanki yaşam değişmiş, kız büyük anneannesinin anlattığı tılsımın içine düşmüş. Ne gökyüzü, ne yeryüzü sadece o an ve o yağız delikanlı varmış. Saatlerce süren uzun bakışmalar sonunda, bir anda gencin boynunda göz alıcı parlaklıkta simsiyah bir inci belirivermiş. Nedir ne değildir tam bilinmez ama tek bilinen boynundaki taşın aşk tılsımı olduğuymuş. Aşkı mıknatıs gibi çekip, kızcağızın kalbini kor etmiş, sudaki delikanlıya ölene dek aşk ağıtları yaktırmış.

İşte bu tılsımlı siyah taşın oltutaşı olduğu ve olağanüstü güçleri içerdiği rivayet edilir yörede. Her delikanlı, her genç kız, her sevdalı siyah incinin tılsımına inanır. Bu masal dilden dile dolaşır, usta ellerin işleriyle her gün yeniden yazılır. Her madenci zamanla Ali’nin kızını görür oltutaşının içinde. Her usta kendi aşkına şekil verir elleriyle. Yontulan taş bir olur bedenimizle, aşkı işler kalbimize...

Not: http://www.thy.com  dan alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yaprakların İkinci Baharı...





Kapalıçarşı’nın ‘kapalı kutu’larından birini açtık. İçinden, Nick Merdenyan’ın, hat ve tezhip sanatını kullanarak hayat verdiği tablo gibi yapraklar çıktı...
Kitaplar, sadece okunmak için değildir. Bazen hasretin paylaşıldığı en iyi arkadaştır. Sevdiklerin fotoğrafları konur içine; annenin, babanın, kardeşin, sevgilinin... Ve aralanır kitabın yaprakları, hasret gelip çattığında... Çiçeklerin vazodaki iki üç günlük ömründen sonra, ebedi istirahatgâhları olur kitaplar; ikinci hayatları... Bazen de bir yaprağın yatağı olur uykuya çekildiği. Yine aralanır kitap; belki yıllar sonra...



Nick Merdenyan da, çok beğendiği bir çiçeğin iki yaprağını koymuştu kitabının arasına. Oğlunun vaftiz töreninde hediye edilmişti. Yaprak saklamak gibi bir tutkusu yoktu. Sadece o an içinden gelmiş ve kütüphanesinden çıkardığı bir kitabın arasına gelişigüzel yerleştirivermişti. Sonra da unutmuştu... Aradan epey bir zaman geçti. Bir konu hakkında araştırma yapması gerekiyordu. Rafa uzandı eli; o kitaba. Sayfalarını araladı. Karşısında ipek gibi duran iki yaprak vardı. Sebebini bilmediği bir heyecan duydu içinde. Solmuş yapraklar, içinde bir şeyleri yeşertmişti. Kısa süre sonra, bu heyecanın nedenini bulup bir ilki gerçekleştirecekti Nick Merdenyan. Zihninde tasarladığı şekiller, desenler ve mesajlar, hat ve tezhip sanatıyla yapraklara dökülüverecek; dünyanın dört bir yanından insanın evine girecekti...



HOŞGÖRÜ, SEVGİ VE BARIŞ

Hikâyenin kahramanı, 1968’den beri Kapalıçarşı’daki Cevahir Bedesteni’nde esnaflık yapan Nick Merdenyan’dan dinleyelim devamını...

“Bu kurumuş yapraklarla ne yapılabilir diye düşünüyordum hep. Yaprakların üzerine hat sanatı yapılıp yapılamayacağı geldi aklıma. Ve bu fikri, komşumuzun dükkânına gelen bir kaligrafi ustası arkadaşımla paylaştım. O da çok heyecanlandı bu fikir karşısında. Bir süre sonra kaligrafi ustası, yapraklarla çıkageldi. Birine Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrasını, diğerine de Yunus Emre’nin ‘Sev seni seveni’ sözünü kufi yazıyla işlemişti. Aynı gün Amerikalı bir çift dükkânıma geldi. ‘Hat sanatıyla yapılmış bir şeyler arıyoruz. Nereden bulabiliriz?’ diye sordular. Ben de tuğralı olan yaprağı gösterdim. Hanımefendinin yüzündeki heyecanı hiç unutamıyorum. Güzelliğine henüz doyamadığım yaprağı onlara sattım. Ve böylece macera başlamış oldu”...



Nick Merdenyan, on yıl kadar önce başladığı bu macerayı, profesyonel olarak yürütüyor şimdi. Yazı ve resim sanatının bin bir çeşidini kullanarak çeşitli tasarımlar yapıyor; bu tasarımlar da Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Çini Bölümü mezunu Hülya Kalaycı ve Ebru Yalkın’ın maharetli elleriyle yaprağa nakşediliyor.

İlk tasarımlarına İslam’dan seçtiği konularla başlayan Merdenyan, “Kaligrafide en zengin kültür İslam. Daha sonra Hıristiyanlık ve Musevilik’ten de konuları işlemeye başladık yapraklarımızda” diyor. Yapraklarında en çok vurguladığı tema ise, hoşgörü, sevgi ve barış... Hangi dine mensup olursa olsun, hemen herkesin benimseyeceği güzel sözleri kullandığını vurguluyor Merdenyan. “‘Bu da geçer yahu’ diye çok güzel bir söz var, onu kullandık bir yaprağımızda. Bir süre önce de çok hoşuma giden bir söz daha buldum: ‘Gel keyfim gel’. Bu sözü de en kısa zamanda bir yaprağın üzerinde görmek istiyorum.”


Merdenyan, kişiye özel tasarımlar da yapıyor. Yeni evli çiftlere, farklı
hobilere sahip kişilere, bebek dünyaya getirenlere... “Her yıl Amerika’da Harley Run diye motor tutkunlarının büyük bir buluşması var. Örneğin onların amblemlerini, yaprağın üzerine işletip götürmüştüm.”

Merdenyan’ın ilham kaynağını sorduğumuzda da şöyle bir yanıt veriyor: “Hayatım 1968’den beri Kapalıçarşı’da geçti. Yani antikaların, güzel şeylerin arasında. Birçok şeyden etkileniyorsunuz tabii. Ayrıca eski kitapları çok karıştırırım. Böylece kendiliğinden geliyor fikirler.”



YAPRAKLAR AMERİKA’DAN

Bir yaprağı kurutmaya başladığınızda, zaman içinde yaprak deforme olup çatlamaya, kırılmaya başlar. Ancak Merdenyan’ın kullandığı yapraklarda hiçbir bozulma yok. Hele üzerindeki hat ve tezhiplerle kusursuz birer tablo gibiler. Meğer her yaprakla olmuyormuş bu çalışma. Merdenyan, iki yaprak türünü kullandıklarını anlatıyor. Dieffenbachia ve caladium. Bu yapraklar Türkiye’de yetiştirilmediği için, önceleri Hollanda’dan temin etmiş. Ancak bazı ekonomik nedenlerden ötürü bu ülkede yetiştirilmesi durdurulunca, Merdenyan Florida’daki seralardan ithal etmeye başlamış yaprakları. “Bu yapraklardaki en büyük şans, tamamen kuruduktan sonra bile elastikiyetini kaybetmemesi. Bir de boyayı çok iyi kabul ediyorlar.” İşe ilk başladıklarında boya konusunda sıkıntı çektiklerini belirten tasarımcı, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki profesörlere danışarak doğru tekniği bulduklarını söylüyor. “Boyanın içine çeşitli maddeler konularak özel bir karışım elde ediliyor. Yani boyalarımız tamamen yaprağa özel”. Bu teknikle yapılan yaprakların ne kadar uzun ömürlü olacağını sorduğumuzda da şöyle yanıtlıyor bizi: “On yıl oldu, hiçbir bozulma görmedim. Çerçeve içinde muhafaza edildikleri için de yüzlerce yıl bozulmadan kalacaklarını ümit ediyorum. Yoksa benim için büyük bir şok olur”.



BİR BUÇUK YILLIK UYKU

İşin en meşakkatli bölümlerinden biri de, yaprağın kurutulma aşaması. Şaşıracaksınız, yaprakların kuruması bir buçuk yıl kadar bir zaman alıyor. Haftada en az iki kez, yaprakların ‘uyudukları’ yerleri değiştiriyor Merdenyan. “Onları uyuyor kabul ediyorum. Uykuya dalıyorlar ve bir buçuk yıl sonra ikinci hayatlarına başlıyorlar. Eğer yerlerini değiştirmezsem, yapraklar sayfalara yapışabiliyor.” Her yüz yapraktan sadece 30-40 tanesini ikinci hayatına döndürebilen Merdenyan, bu iş için sabırdan önce aşk lazım diyor. “Aşk olmazsa sabır olmuyor. Yaprakların rüyalarınıza, hayatınızın her anına girmesi lazım. Onlardan başka hiçbir şey düşünemez oldum. Etrafımdaki insanlar ‘kendine gel artık’ diyorlar. Oysa pozitif bir enerji var bu yapraklarda ve bu enerjinin onlarca, yüzlerce eve gireceğini düşününce daha da mutlu oluyorum. Bu, benim için zevkli ve heyecanlı bir oyun...”

Nick Merdenyan’ın dükkânından ayrılıyoruz. Ses ve renk cümbüşünün içinde yolumu ararken, Orhan Veli’nin şiiri çalınıyor zihnime: “Kapalıçarşı deyip de geçme / Kapalıçarşı kapalı kutu”...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kaftanlar...



Davet edildiği bir düğün ziyafetine gündelik elbiseleriyle gidince, kimse aldırış etmez Nasreddin Hoca’ya. Ne buyur diyen vardır, ne de otur diyen. Duruma canı sıkılan Hoca, bir koşu evine gider ve bayramlık kürkünü geçirir sırtına. Düğün yerine gelir yeniden. Hoca’yı kürküyle görenler, onu baş köşeye oturtup önüne envai çeşit yemek sıralarlar. Hoca da kürkünün ucunu, çorba tasına daldırır birden: “Ye kürküm ye!” diye bağırır. Herkes şaşırıp sorar: “Ne yapıyorsun Hoca efendi, kürk yemek yer mi hiç?” O da şu cevabı verir: “Madem ki bütün saygı ve ikram kürküme yapılmıştır. Öyleyse yemeği de o yesin!”



13. yüzyılda yaşamış Türk halk düşünürü Nasreddin Hoca’nın en bilinen gülmecesidir bu. Yüzyıllardır anlatılagelen ve anlamını hâlâ yitirmeyen... ‘Şaka’ bir yana, kıyafetler önemli bir ‘güç göstergesi’ olmuştur her devirde. Günümüzde kullandığımız arabadan oturduğumuz eve, hatta taktığımız saatten ziynet eşyasına kadar pek çok detay gibi... Osmanlı döneminde kullanılan kaftanlar da, özellikle padişahların gücünü gösteren büyük bir sembol olmuştur. Sultan kaftanları, yalnızca siyasi gücün değil; o dönemlerin ince zevkinin, Osmanlı sanatı ve yaratıcılığının da ne denli zengin olduğunun göstergesidir aynı zamanda...



İşte bu zenginliği tüm dünya, Washington Smithsonian Müzesi’nin Freer ve Arthur Sackler galerilerinde düzenlenen ‘Stil ve Statü: Osmanlı Türkiyesi’nden Saray Kıyafetleri’ adlı muhteşem sergiyle bir kez daha görme fırsatı buldu. Bulmaya da devam ediyor... Koç Holding’in ana sponsorluğunda, T.C. Kültür Bakanlığı ve Smithsonian Vakfı işbirliğiyle gerçekleştirilen ve 22 Ocak’a kadar sürecek sergi, 16. ve 17. yüzyılın görkemli imparatorluk kaftanlarıyla buluşturuyor ziyaretçileri. Bu sergi aynı zamanda, ABD ve Türkiye arasındaki on yıllık kültürel programın da bir başlangıcı; Koç Holding de bu sürecin en önemli destekçilerinden...



 

TARİHİ GÖREVLERİ VAR 

Osmanlı sanatı uzmanı Prof. Dr. Nurhan Atasay ve Arthur M. Sackler Galerisi’nden

Dr. Massumeh Farhad’ın küratörlüğünde gerçekleşen sergideki kaftanların çoğu, dünya çapında en fazla sayıda İslami tekstil eserinin yer aldığı Topkapı Sarayı Müzesi’nden getirildi. Geri kalanı ise, Konya’daki Mevlâna Müzesi ile Rusya’daki St. Petersburg kentinde bulunan Hermitage Müzesi’ne ait koleksiyonlara ait. Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve oğlu Şehzade Bayezid’e ait kaftanların yanı sıra; yine Topkapı Sarayı’nın koleksiyonundan şapka, minder ve yer döşemeleri ile işlenmiş kumaşlar da dahil edilmiş sergiye.

Kuşkusuz, müzeyi gezenlerin ilgisini en çok çeken, kumaş, renk ve desenleriyle göz kamaştıran kaftanlar... Padişah ve ailesi için özel olarak hazırlanan kaftanlar; uzun ve bol kesim yapılarıyla dikkat çekiyor. Kaftan boyutlarının büyük olmasındaki amaç da, padişahın görkemine görkem katmak... Çoğu; önü açık, küçük dik yakalı, uzun veya kısa kollu, cepli ve yanları yırtmaçlı.

Sultanların iç ve dış olmak üzere iki çeşit kaftanları vardı. Dışa giyilenler, ‘merasim kaftanları’ydı. Biçim bakımından diğerleriyle aynı olan dış kaftanlarda, kol üzerinden omuzdan aşağıya kaftan boyu kadar ‘yen’ denilen ikinci bir kol bulunuyordu. Bu yenlerin, sultanın görünüşüne ayrı bir görkem katmasının yanı sıra, tarihi bir görevi de vardı: Bayram gibi çeşitli törenlerde ‘öpülmek’. Tanzimat döneminden itibaren bu usül kalkmış; yen yerine taht saçağı öpülmeye başlanmıştı.

Not: Bilgiler http://www.thy.com den alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Önlükler...

Önlükler

Anadolu kadınının çalışırken kullandığı birbirinden güzel önlükler, onların yaşam felsefesini de gözler önüne seren birer belge gibi...



Üreten Anadolu kadınının vazgeçilmez giysilerinden biridir önlük... Tarımla, hayvancılıkla uğraşan, çalışan kadının beline bağladığı, önüne gerdiği bir giysi parçasıdır. Ev tezgâhlarında yünden dokunup, bin bir renkle işlenen; kadın dünyasının, yaşam felsefesinin bir tür yazgısı... Efes’in bereket tanrıçası Artemis’in ayak bileklerine kadar inen önlüğü gibi; köylü kadını, Türkmen’i, Yörüğü, göçeri de, önlüğünü kendi eliyle dokur, işler, örer... Ve üzerine beklentilerini, isteklerini, simgeleşmiş inançlarını çeşitli süslemelerle dile getirir. Her biri ayrı bir sembol olan bu desenler içinde neler yoktur ki... Stilize güneş, hilal, yıldızlar, koruyucu gözler, hayat ağacı, yılan, koç boynuzu, çeşitli üçgen şekiller, dişil ve eril semboller, bitki çiçek türleri, renkler, sayılar...

İYİ DİLEKLERLE DONATILI
Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde öncek, futa, önlücek, peştamal, gök bezi, peşkir, ön gergisi gibi isimler alan önlükler; kadının sıhhatli, uzun ömürlü, doğurgan, üretken ve kötülüklerden uzak bir ömür sürme isteğinin göstergesidir. İşte tüm bu iyi dileklerle donatılmış önlükler; bağda, bahçede, evde, çadırda, dağda, bayırda, tarlada, ovada, durmadan çalışan kadınlar tarafından kullanılır... Her genç kız da, çeyizi için on-on beş tane önlücek hazırlar. Ve bunların bir kısmını, artık önlüğü dokuyamayan, süsleyemeyen, gücü yerinde olmayan nenelere, düğün davetiyesi (okuntu) olarak gönderir. Bu, önlüklerin sadece işlevsel bir rolü olmadığını, sosyal yaşamda da önemli bir yeri olduğunu gösterir.
Kadının karın bölgesini kaplayan veya ayak bileklerine kadar inen önlüğün içinde bağdan, bahçeden, kırlardan toplanan şifalı ot, çiçek, bitki ve madımaklar taşınır. Karadeniz kadını; çayını, fındığını, otunu ve sebzesini peştamalına toplar. O nedenle kadın her sabah giyinip kuşanır önlüğünü; peştamalını beline çalıp günlük yaşamına hazırlanır... İşte tüm Anadolu halk el sanatlarında görülen şekiller, süslemeler; onların ‘sessiz sedasız’, yazısız görsel alfabesi gibidir.
Önlüklerde kullanılan renkler ve süslemeler ayrıca, yörelerin, bazı grupların kimliklerini de belirtir. Mesela, Anadolu’nun Türkmen kızları ve kadınları genelde kırmızı, pembe yün dokuma önlücek kullanırlar. Bu dokumaların üzerini mavi pamuklu bezden (oturtma) aplike ve nakışla üçgenler yaparak donatırlar. Çünkü Türkmenlerde üçgenin, inançlar içinde önemli bir yeri vardır. İlginç olan, önlüklerdeki üçgen desenlere, üç-dört bin yıl önce Alacahöyük evlerinin duvarlarında, daha sonra Kapadokya bölgesinde, Nevşehir’in peribacaları içindeki ilk kilise duvar süslemelerinde de rastlanılmasıdır. Sanki eski inançların izleri, zincir halkaları gibi günümüze kadar evrenselleşerek uzanmış...



YÜZLERCE YILLIK SENTEZ
Mavi ve beyaz boncuk, deniz kabuğu, iki delikli beyaz taş düğme, madeni takı ve renkli püsküllerle de süslenen Anadolu önlükleri, aslında Anadolu’daki Hitit, İskit, eski Yunan, Roma, Selçuklu, Osmanlı ve Türkmen kültürlerinin bir sentezidir. O nedenle etnografyaya ait eserlerin korunması, saklanması, ilgiyle, sevgiyle ele alınması, renkli bir dünyaya açılan ışıklı bir penceredir. Bir önlük parçası deyip geçmeyelim ve onu bazı arkeolojik, etnolojik eserlerdeki izini sürelim... Örneğin; Moskova Tarih Müzesi’nde sergilenen, İskitlere ait deriden yapılmış yedi bin yıllık yuvarlak kısa önlük ile Kıbrıs tanrıça heykelciklerinin karın üzerindeki bitki desenli önlükleri, kutuplardaki heybetli tanrıça heykellerinde ve Bizans’ın kutsal kadın ikonalarında da görüyoruz. Kısaca Orta Asya, Anadolu ve Avrupa’ya doğru uzanan bir önlük kültürünün varlığını farklı açılardan irdeleyebiliriz.
Ayrıca birçok ülkenin folklor giysilerinde gördüğümüz önlüklerin hepsi, evrensel bir kültürün geleneksel ürünleridir. Bugün şık, temiz modern garson kızlarımızın, kadınlarımızın kullandığı, kar gibi beyaz pamuklu patiskadan veya naylondan dikilen, karın kısmını kaplayan yuvarlak, kenarları dantelli, fistolu önlükleri ile İskitlerin kısa yuvarlak deri önlüğü ve tanrıçalar arasında bağlantı kurabiliriz... Yerküremizde gördüğümüz birçok eser, çizgi, desen, resim, renk ve giysi; bize geçmişten dostluk, birlik, barış mesajları iletir. Bereket tanrıçası Artemis’in önlüğünde yer alan keçi, arı ve bitki desenleri üretkenliği simgeliyordu. Bu inancı hâlâ sürdüren Anadolu kadını, üreterek yaşam olayını önlüklerinin üzerine işliyor; yüzlerce yılın kültürünü, tanrıça Artemis’in sesini, soluğunu hissederek günümüze taşıyor.

Yazıda kullanılan önlükler, Sabiha Tansuğ koleksiyonundandır.











  Not: Bilgiler http://www.thy.com den alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Oyalar...











Anadolu toprağının bin bir türlü bitkisi, rengârenk çiçekleri kadın ruhunda, düşünde, gözünde ve elinde oyalarla yeniden doğar. Bitkilerin, çiçeklerin tanrıçası İyonya’lı Flora, ölümsüzlüğünü oyalarda sürdürür. Avrupa’da ‘Türk danteli’ olarak adlandırılan oyanın tarihçesinin Anadolu’da Friglere, MÖ 8. yüzyıla dayandığı tahmin ediliyor. Kimi kaynaklar, iğne ile yapılan örgülerin 12. yüzyılda Anadolu’dan Yunanistan’a ve oradan da İtalya üzerinden Avrupa’ya geçtiğini belirtir. Eski geleneklerde, kadınların başlarına giydikleri hotozları, baş örtüleri, yazmaları, mevlut örtüleri, namaz örtüleri değişik tür oyalarla süslü olurdu. İç giysilerde, üst giyim süslerinde, ‘çevrelerde’, ‘peşkir’lerde, daha birçok yerde dekoratif süs malzemesi olarak da kullanılırdı. Ege’nin ‘erkek başlıkları’ da, kat kat oyalarla donatılırdı.





EN DEĞERLİSİ, İĞNE OYASI
Anadolu’nun her yöresinde değişik biçim ve motiflerle karşımıza çıkan oyalar, kullanılan araçlara göre farklı isimler alır: İğne, tığ, mekik, firkete (çatal), boncuk, çaput, püskül gibi...
İğne oyası, varlıklı, aristokrat, şehir kadınlarının ürettiği bir oya türüdür. Dikiş iğnesi ve genellikle ipek iplik ile işlenen bu oyalar, özellikle Osmanlı Sarayı’nda en güzel örneklerini vermiştir. Tığ oyaları, tek tığla istenilen renklerde farklı şekiller verilerek örülebilir. İğne oyasından farkı daha kalın bir iplik kullanılması ve daha kaba görüntüsüdür.
Mekik oyalarını daha çok, köy ve kasaba kadınları üretir. Kemikten yapılmış, küçük bir mekikle dokunur. Tek veya iki renk kullanılır. Firkete (çatal) oya, bir renk ipliğe boncuk, pul, mercan, inci dizilerek örülür.
Daha çok köylerde kullanılan ve kıt olanaklarla çok güzel yaratıcı örneklerin çıkarıldığı çaput oyasında, renk renk bez parçalar kare şeklinde kesilip katlanır ve tığla örülür. Püskül oyaları da tığla işlenir.

Anadolu’da sıkça rastlanan boncuk oyası ise, tığ ve iğne ile örülen oyaların uçlarına çeşitli renkte boncukların geçirilmesiyle yapılır. Koza oyalarının malzemeleri koza parçalarıyla ipektir. Ana motifler kozalarla meydana getirilir, sonra da iğne ve tığ ile örülmüş kısımlara eklenir.

ÇİÇEKLERİN DİLİ OLSA
Kadının zarafeti, duyarlılığı, yaratıcılığı, hassasiyeti, doğurganlığı, doğayla bütünleşmesi ve felsefesi en güzel oyalarda gözlenir. Bu incelikli ve zarif sanatın gizemli bir dili vardır. Genç kızlar, yeni gelinler, genç kadınlar, umutlu–umutsuz aşklarını, beklentilerini, müjdeli haberleri, mutluluklarını, mutsuzluklarını, küskünlüklerini, kocaları ile geçimsizliklerini oyaların diliyle çevrelerine iletirlerdi.
Örneğin Marmara ve Ege yöresindeki çiçek oyaları başlı başına bir olaydır. Kadın, başını doğanın insana sunduğu en güzel armağan olan çiçeklerin oyalarıyla donatırdı. Ve bu çiçeklerin türü, yaşa göre de değişirdi. Yaşlı neneler, küçücük kır çiçeklerini kullanırlardı.


Bir nevi toprağa dönüşünü simgelerdi bu kır çiçekleri. Kızlar, gelinler, genç kadınlar, gül, çardak gülü, karanfil, yasemin, sümbül, menekşe, nergis, yıldız çiçeği, küpe çiçeği oyalarını kullanırlardı. Ve hepsinin de şekliyle, rengiyle ilettikleri mesajlar vardı.
Kırkına gelen kadınlar boynu bükük lâle çiçeğini kullanırlardı. Sarı nergis oyasını başına bağlayan, Latin şair Ovidius’un MÖ 8. yüzyılda yazdığı Narkissos şiirindeki gibi, ümitsiz aşkını duyururdu.
Erkeği gurbete giden kadın, yaban gülü oyası; yeni gelinler, gül, çardak gülü oyası bağlardı. Sevdiğiyle evlenecek olan nişanlı kız, pembe sümbül ve badem çiçeği; aşık kız, mor sümbül oyası takardı. Erik çiçeği oyasını, gelinler kullanırdı. Kocasıyla arası ‘nahoş’ olan yeni gelin, başına biber baharı oyasını seçer; “ilk günlerinde evliliğime acı düştü” demeye getirirdi. Yok eğer kırmızı acı biber oyası bağlanmışsa başına, bu kocasıyla arasının biber gibi acı olduğuna işaretti.

TÜRKAN ŞORAY KİRPİĞİ’
Konya’da nişanlı kızlar, kayınvalidelerine oyalı yazma gönderirler. Eğer kızın gönderdiği ‘çayır çimen’ oyasıysa araları iyi demektir. Yok eğer ‘mezar taşı’ oyası göndermiş ise “aramızdaki soğukluk ölüme dek sürecektir” anlamına gelir. Yollanan ‘kıllı kurt’ oyası ile, genç kız, ilişkilerinin hoşnutsuzluğunu belirtmiş olur. Bu olay düğün töreni sırasında komşular tarafından izlendiğinden elbette tüm kayınvalidelerin dileği gelinlerinden ‘çayır çimen’ oyası alıp başlarına bağlamaktır.
Erkek ailesi de gelinine iki veya üç adet çiçek oyalı ‘gelinlik yazması’ gönderir. Gelin başı, gönderilen bu oyalarla hazırlanır. Anadolu’nun bazı yörelerinde gelinlere, dal çiçek oyaları takılır. Pek çok çeşidi olan dal oya, dallı budaklı, çoluklu çocuklu olmak isteyen gelinin bir nevi hayat ağacıdır.
Oyalarda sadece kadının duyguları değil, toplumda iz bırakan olaylar da izlenebilir: ‘Paşa yıldızı’, ‘Zeki Müren kirpiği’, ‘Türkan Şoray kirpiği’, ‘Ecevit kirpiği’, ‘kaymakam gülü’, ‘Atatürk çiçeği’, ‘Japon gülü’,sarhoş bacağı’, ‘çoban biti’, ‘bekar biti’, ‘hanım köleye sarıldı’, ‘köle hanıma sarıldı’, ‘garip yuvası’, ‘topal kız’, ‘kral kızı’, ‘saray süpürgesi’, ‘gelin güvey oyası’, ‘elti eltiye küstü’ ve daha niceleri oyalara geçirilir. Anadolu’daki köklü kültürün ürünü ve başka dillerde karşılığı bulunmayan oyalar, günümüzde kadınların başörtü kenarlarını süslemekle kalmıyor, modern tasarımlarda da aksesuvar olarak kullanılıyor. Yüzyıllardır da çeyiz sandıklarının önemli bir parçasını oluşturmaya devam ediyor.
















Yorum (yok) Yorum yaz!