Kaftanlar...



Davet edildiği bir düğün ziyafetine gündelik elbiseleriyle gidince, kimse aldırış etmez Nasreddin Hoca’ya. Ne buyur diyen vardır, ne de otur diyen. Duruma canı sıkılan Hoca, bir koşu evine gider ve bayramlık kürkünü geçirir sırtına. Düğün yerine gelir yeniden. Hoca’yı kürküyle görenler, onu baş köşeye oturtup önüne envai çeşit yemek sıralarlar. Hoca da kürkünün ucunu, çorba tasına daldırır birden: “Ye kürküm ye!” diye bağırır. Herkes şaşırıp sorar: “Ne yapıyorsun Hoca efendi, kürk yemek yer mi hiç?” O da şu cevabı verir: “Madem ki bütün saygı ve ikram kürküme yapılmıştır. Öyleyse yemeği de o yesin!”



13. yüzyılda yaşamış Türk halk düşünürü Nasreddin Hoca’nın en bilinen gülmecesidir bu. Yüzyıllardır anlatılagelen ve anlamını hâlâ yitirmeyen... ‘Şaka’ bir yana, kıyafetler önemli bir ‘güç göstergesi’ olmuştur her devirde. Günümüzde kullandığımız arabadan oturduğumuz eve, hatta taktığımız saatten ziynet eşyasına kadar pek çok detay gibi... Osmanlı döneminde kullanılan kaftanlar da, özellikle padişahların gücünü gösteren büyük bir sembol olmuştur. Sultan kaftanları, yalnızca siyasi gücün değil; o dönemlerin ince zevkinin, Osmanlı sanatı ve yaratıcılığının da ne denli zengin olduğunun göstergesidir aynı zamanda...



İşte bu zenginliği tüm dünya, Washington Smithsonian Müzesi’nin Freer ve Arthur Sackler galerilerinde düzenlenen ‘Stil ve Statü: Osmanlı Türkiyesi’nden Saray Kıyafetleri’ adlı muhteşem sergiyle bir kez daha görme fırsatı buldu. Bulmaya da devam ediyor... Koç Holding’in ana sponsorluğunda, T.C. Kültür Bakanlığı ve Smithsonian Vakfı işbirliğiyle gerçekleştirilen ve 22 Ocak’a kadar sürecek sergi, 16. ve 17. yüzyılın görkemli imparatorluk kaftanlarıyla buluşturuyor ziyaretçileri. Bu sergi aynı zamanda, ABD ve Türkiye arasındaki on yıllık kültürel programın da bir başlangıcı; Koç Holding de bu sürecin en önemli destekçilerinden...



 

TARİHİ GÖREVLERİ VAR 

Osmanlı sanatı uzmanı Prof. Dr. Nurhan Atasay ve Arthur M. Sackler Galerisi’nden

Dr. Massumeh Farhad’ın küratörlüğünde gerçekleşen sergideki kaftanların çoğu, dünya çapında en fazla sayıda İslami tekstil eserinin yer aldığı Topkapı Sarayı Müzesi’nden getirildi. Geri kalanı ise, Konya’daki Mevlâna Müzesi ile Rusya’daki St. Petersburg kentinde bulunan Hermitage Müzesi’ne ait koleksiyonlara ait. Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve oğlu Şehzade Bayezid’e ait kaftanların yanı sıra; yine Topkapı Sarayı’nın koleksiyonundan şapka, minder ve yer döşemeleri ile işlenmiş kumaşlar da dahil edilmiş sergiye.

Kuşkusuz, müzeyi gezenlerin ilgisini en çok çeken, kumaş, renk ve desenleriyle göz kamaştıran kaftanlar... Padişah ve ailesi için özel olarak hazırlanan kaftanlar; uzun ve bol kesim yapılarıyla dikkat çekiyor. Kaftan boyutlarının büyük olmasındaki amaç da, padişahın görkemine görkem katmak... Çoğu; önü açık, küçük dik yakalı, uzun veya kısa kollu, cepli ve yanları yırtmaçlı.

Sultanların iç ve dış olmak üzere iki çeşit kaftanları vardı. Dışa giyilenler, ‘merasim kaftanları’ydı. Biçim bakımından diğerleriyle aynı olan dış kaftanlarda, kol üzerinden omuzdan aşağıya kaftan boyu kadar ‘yen’ denilen ikinci bir kol bulunuyordu. Bu yenlerin, sultanın görünüşüne ayrı bir görkem katmasının yanı sıra, tarihi bir görevi de vardı: Bayram gibi çeşitli törenlerde ‘öpülmek’. Tanzimat döneminden itibaren bu usül kalkmış; yen yerine taht saçağı öpülmeye başlanmıştı.

Not: Bilgiler http://www.thy.com den alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Oyalar...











Anadolu toprağının bin bir türlü bitkisi, rengârenk çiçekleri kadın ruhunda, düşünde, gözünde ve elinde oyalarla yeniden doğar. Bitkilerin, çiçeklerin tanrıçası İyonya’lı Flora, ölümsüzlüğünü oyalarda sürdürür. Avrupa’da ‘Türk danteli’ olarak adlandırılan oyanın tarihçesinin Anadolu’da Friglere, MÖ 8. yüzyıla dayandığı tahmin ediliyor. Kimi kaynaklar, iğne ile yapılan örgülerin 12. yüzyılda Anadolu’dan Yunanistan’a ve oradan da İtalya üzerinden Avrupa’ya geçtiğini belirtir. Eski geleneklerde, kadınların başlarına giydikleri hotozları, baş örtüleri, yazmaları, mevlut örtüleri, namaz örtüleri değişik tür oyalarla süslü olurdu. İç giysilerde, üst giyim süslerinde, ‘çevrelerde’, ‘peşkir’lerde, daha birçok yerde dekoratif süs malzemesi olarak da kullanılırdı. Ege’nin ‘erkek başlıkları’ da, kat kat oyalarla donatılırdı.





EN DEĞERLİSİ, İĞNE OYASI
Anadolu’nun her yöresinde değişik biçim ve motiflerle karşımıza çıkan oyalar, kullanılan araçlara göre farklı isimler alır: İğne, tığ, mekik, firkete (çatal), boncuk, çaput, püskül gibi...
İğne oyası, varlıklı, aristokrat, şehir kadınlarının ürettiği bir oya türüdür. Dikiş iğnesi ve genellikle ipek iplik ile işlenen bu oyalar, özellikle Osmanlı Sarayı’nda en güzel örneklerini vermiştir. Tığ oyaları, tek tığla istenilen renklerde farklı şekiller verilerek örülebilir. İğne oyasından farkı daha kalın bir iplik kullanılması ve daha kaba görüntüsüdür.
Mekik oyalarını daha çok, köy ve kasaba kadınları üretir. Kemikten yapılmış, küçük bir mekikle dokunur. Tek veya iki renk kullanılır. Firkete (çatal) oya, bir renk ipliğe boncuk, pul, mercan, inci dizilerek örülür.
Daha çok köylerde kullanılan ve kıt olanaklarla çok güzel yaratıcı örneklerin çıkarıldığı çaput oyasında, renk renk bez parçalar kare şeklinde kesilip katlanır ve tığla örülür. Püskül oyaları da tığla işlenir.

Anadolu’da sıkça rastlanan boncuk oyası ise, tığ ve iğne ile örülen oyaların uçlarına çeşitli renkte boncukların geçirilmesiyle yapılır. Koza oyalarının malzemeleri koza parçalarıyla ipektir. Ana motifler kozalarla meydana getirilir, sonra da iğne ve tığ ile örülmüş kısımlara eklenir.

ÇİÇEKLERİN DİLİ OLSA
Kadının zarafeti, duyarlılığı, yaratıcılığı, hassasiyeti, doğurganlığı, doğayla bütünleşmesi ve felsefesi en güzel oyalarda gözlenir. Bu incelikli ve zarif sanatın gizemli bir dili vardır. Genç kızlar, yeni gelinler, genç kadınlar, umutlu–umutsuz aşklarını, beklentilerini, müjdeli haberleri, mutluluklarını, mutsuzluklarını, küskünlüklerini, kocaları ile geçimsizliklerini oyaların diliyle çevrelerine iletirlerdi.
Örneğin Marmara ve Ege yöresindeki çiçek oyaları başlı başına bir olaydır. Kadın, başını doğanın insana sunduğu en güzel armağan olan çiçeklerin oyalarıyla donatırdı. Ve bu çiçeklerin türü, yaşa göre de değişirdi. Yaşlı neneler, küçücük kır çiçeklerini kullanırlardı.


Bir nevi toprağa dönüşünü simgelerdi bu kır çiçekleri. Kızlar, gelinler, genç kadınlar, gül, çardak gülü, karanfil, yasemin, sümbül, menekşe, nergis, yıldız çiçeği, küpe çiçeği oyalarını kullanırlardı. Ve hepsinin de şekliyle, rengiyle ilettikleri mesajlar vardı.
Kırkına gelen kadınlar boynu bükük lâle çiçeğini kullanırlardı. Sarı nergis oyasını başına bağlayan, Latin şair Ovidius’un MÖ 8. yüzyılda yazdığı Narkissos şiirindeki gibi, ümitsiz aşkını duyururdu.
Erkeği gurbete giden kadın, yaban gülü oyası; yeni gelinler, gül, çardak gülü oyası bağlardı. Sevdiğiyle evlenecek olan nişanlı kız, pembe sümbül ve badem çiçeği; aşık kız, mor sümbül oyası takardı. Erik çiçeği oyasını, gelinler kullanırdı. Kocasıyla arası ‘nahoş’ olan yeni gelin, başına biber baharı oyasını seçer; “ilk günlerinde evliliğime acı düştü” demeye getirirdi. Yok eğer kırmızı acı biber oyası bağlanmışsa başına, bu kocasıyla arasının biber gibi acı olduğuna işaretti.

TÜRKAN ŞORAY KİRPİĞİ’
Konya’da nişanlı kızlar, kayınvalidelerine oyalı yazma gönderirler. Eğer kızın gönderdiği ‘çayır çimen’ oyasıysa araları iyi demektir. Yok eğer ‘mezar taşı’ oyası göndermiş ise “aramızdaki soğukluk ölüme dek sürecektir” anlamına gelir. Yollanan ‘kıllı kurt’ oyası ile, genç kız, ilişkilerinin hoşnutsuzluğunu belirtmiş olur. Bu olay düğün töreni sırasında komşular tarafından izlendiğinden elbette tüm kayınvalidelerin dileği gelinlerinden ‘çayır çimen’ oyası alıp başlarına bağlamaktır.
Erkek ailesi de gelinine iki veya üç adet çiçek oyalı ‘gelinlik yazması’ gönderir. Gelin başı, gönderilen bu oyalarla hazırlanır. Anadolu’nun bazı yörelerinde gelinlere, dal çiçek oyaları takılır. Pek çok çeşidi olan dal oya, dallı budaklı, çoluklu çocuklu olmak isteyen gelinin bir nevi hayat ağacıdır.
Oyalarda sadece kadının duyguları değil, toplumda iz bırakan olaylar da izlenebilir: ‘Paşa yıldızı’, ‘Zeki Müren kirpiği’, ‘Türkan Şoray kirpiği’, ‘Ecevit kirpiği’, ‘kaymakam gülü’, ‘Atatürk çiçeği’, ‘Japon gülü’,sarhoş bacağı’, ‘çoban biti’, ‘bekar biti’, ‘hanım köleye sarıldı’, ‘köle hanıma sarıldı’, ‘garip yuvası’, ‘topal kız’, ‘kral kızı’, ‘saray süpürgesi’, ‘gelin güvey oyası’, ‘elti eltiye küstü’ ve daha niceleri oyalara geçirilir. Anadolu’daki köklü kültürün ürünü ve başka dillerde karşılığı bulunmayan oyalar, günümüzde kadınların başörtü kenarlarını süslemekle kalmıyor, modern tasarımlarda da aksesuvar olarak kullanılıyor. Yüzyıllardır da çeyiz sandıklarının önemli bir parçasını oluşturmaya devam ediyor.
















Yorum (yok) Yorum yaz!

Kitre bebek...




Bebek, dünyanın en eski oyuncağı olarak bilinir. Teknoloji ne kadar ilerlese de çocuk ve çocukluk var olduğu sürece bebekler de var olacaktır. Bu bir bakıma çocukların oyunlarında hatta kurdukları küçücük dünyalarında anne, baba, kardeş, arkadaş veya kendilerine yer verme isteğinden doğmuştur. Psikologlar dahi çocukların oyuncak bebeklerine davranış biçimlerini inceleyerek aile içi şiddete maruz kalıp kalmadıklarını, anne ve babanın ev içindeki davranışlarının çocuğu nasıl etkilediğini ve daha birçok konuyu gözlemledikleri bilinmektedir. 
           Hitit, Frig, Bronzçağ ve Cilalıtaş devri tabakalarında bulunan ve dini törenlerde yer aldığı sanılan heykelciklerin bir kısmının oyuncak bebek olduğu, bir kısmının da ana tanrıça kültü ile ilgili olduğu anlaşılmıştır. Burdur yakınlarındaki Hacılar höyüğünde yapılan kazılarda kilden yapılmış, yüzleri boyalı, çıplak başlarına sonradan saç kondurulmuş figürlere rastlanılmıştır. Eski Mısır'da ve Amerika yerlilerinin yaşadığı bölgelerde yapılan çalışmalarda da ağaç bebek ve tanrı heykelleri yine yan yana bulunmuştur. Ancak yerlilerin bebek figürlerini büyü yapmak amacıyla kullandıkları da bilinmektedir. Afrika’daki bebekler, genel görünüşleri ile, oyulmuş tahta fetişleri andırır. Oranj'da Fingo halkı, bebeği uğur sayar, çocukları olana kadar yanlarında taşırdı, Eski Japonya'da ise bebekler canlı olarak görünüz ve giydirilir, hatta beslenirdi. 
     
      Çok genç yaşta evlenilen Hindistan'da Müslüman ve Mecusilerde bir kız evlenirken itina ile giydirilmiş bebekler hediye edilirdi. Doğunun geri kalmış bazı toplumlarında ise içinde cinlerin bulunduğuna inanıldığı için kız çocuklarına bebek verilmezdi. Türkiye'de bebeğin dini ve sıhhi rolleri vardır. Anadolu köylerinde daha çok yağmur dualarında ve bahar törenlerinde büyüsel özellikler taşıyan bir sembol olarak kullanılırdı. Bunlar Hemecik, Korçak, Çömçe, Gelin, Karaçör oyunu gibi adlar alır. Görüldüğü gibi, tüm dünyada ve Türkiye'de bebek oyun amacıyla olduğu gibi, büyü amacıyla da kullanılan bir sembol olmuştur. Bebekçiliğin bir sanat dalı olarak ortaya çıkışı ise 20. yüzyıl başlarına rastlar. Dünyada ilk bebek sergisi, Kızılay, Kızılhaç, Kızılarslan ve Güneş derneklerinin katılımı ile 1936 yılında Taksim Belediye Bahçesi'nde açılmıştır.
     
      Yarışmalı olarak düzenlenen sergiye 20 ülke katılmıştı. Daha sonra Türkiye'de ve yabancı ülkelerde pek çok kez bebek sergileri düzenlenmiştir. Akşam Kız Sanat ve Olgunlaşma Enstitülerinde bebekçilik dersleri konuldu. Ayrıca Kızılay Derneği rehabilitasyon çalışmaları programına sakat kimselerle, evlerinde çalışmak zorunda olanlar için sürekli bebekçilik kursları açıldı. Kurslarda yetişenlerin imal ettikleri bebeklerin satışlarına yardım edildi. ilk serginin gördüğü büyük ilgi Kızılay'a zaman zaman sergi açma cesareti verdi. Türkiye'de bebekçilik sanatının doğmasında bu sergilerin önemli rolü oldu.
     
Bebek nasıl yapılır?

      Bebek sanatında iki tür teknik kullanılır. Birincisinde başa kumaş gerilir, yüz hatları dikiş atılarak belirlenir ve iğne ile anlam kazandırılır, ikinci teknikte ise, tel ve kağıt üzerine sarılan başın üzerine pamuk katları kitre ile yapıştırılarak işlenir. Bir heykeltıraş titizliği ile çalışılır. Pamuk kuruduktan sonra boyama işlemine geçilir. El ve ayak için ince tel üzerine parmaklar ayrı ayrı kitre ve pamukla sarılır. Daha sonra parmaklar bir araya getirilerek iplikle bağlanır. Pamukla etlendirilip, parmaklara hareket verilir.
     
      Kuruduktan sonra boyanır. Ayaklara bacak için kalın tel, kollara ise daha ince tel kullanılır. Bu eklenen tellerin üzerine yumuşak pelür kağıdı sarılır. Kollar, bacaklar ve baş hazırlandıktan sonra, hepsi bağlanarak birleştirilir. Bu işlem yapılırken insan vücudundaki 1/7 oranına dikkat edilir. Beden kağıtla beslenip etlendirilir. Kuruduktan sonra boyanır. Son aşama olan kostüm hazırlanmadan önce, hangi yörenin kıyafeti giydirilecekse o kostüm hakkında araştırma yapmak lazımdır. Kostüm dikilirken antik kumaşlar kullanılıp, otantik nakışlarla zenginleştirilir.
     
Sultanhamam delisi
      Gerçekten yaşamış, gözlemlediğimiz bir kişi. Birkaç yıl öncesine kadar Sultanhamam'da sıkça görülmekteydi, Pek konuşmazdı ve kim olduğu bilinmezdi. Kim bilir, beklide ekonomik koşullar sonucu oluşmuş bir ruhsal dengesizlik örneği. Allah bu devirde ticaret yapanları korusun.
     
Bebek ordusunun komutanı
      Bebek sanatçısı Lütfiye Batukan, Türkiye'yi dünyaya tanıtan bin kişilik küçük dev "bebek ordusunun" yaratıcısı. Bugün Türkiye'nin en başarılı bebek sanatçısı olan. Lütfiye Batukan, çalışmaları ile Türk folklorunu dünyaya tanıtıyor. Milli kıyafetli bebeklerden oluşan yaklaşık bin parçalık koleksiyonun içinde Atatürk, Fatih Sultan Mehmet, Hacı Bayram Veli, Yunus Emre, Karacaoğlan gibi tarihimizin önemli simaları yer alıyor. 48 yılını bu sanata adayan Lütfiye Batukan Mehteran Bölüğü, Mevleviler, Semazenler ve Kırk Haramiler gibi çok parçalı kompozisyonlara da imza atmış, insan tenine en uygun malzeme ve dünyada tek olan bir teknikle gerçekleştirdiği bebekler özellikle yabancı ülkelerde büyük ilgi görüyor.
     
      Yurtiçi sergilerle yetinmeyen Lütfıye Batukan, folklorumuzu tanıtmak için yurtdışında da sergiler açıyor, Eserleri Amerika Birleşik Devletlerindeki Tekstil Kataloğu'nda ve Viyana'daki Bebek Müzesi'nde yer alan sanatçı, ABD'de düzenlenecek bir sergiye hazırlanıyor. Polonya'da düzenlenen Milli Kıyafetli Bebek Yarışması'nda başarı ödülü sahibi olan sanatçı, Türkiye'de düzenlenen Milli Kıyafetli Bebek Yarışması'nda birincilik ödülü almıştı.



   

Haber: Malatya'da 'Kitre Bebek'  Bölge Yarışması Düzenlendi




 Folklorik kitre bebek yapımı 19.yy da başladı.Kaynaklardan öğrenildiğine görede ilk folklorik kitre bebeği Ankaralı Zehra Müfit yapmış.
Kitrenin yapıştırıcı olarak kullanıldığı bu bebek yapımında iskelet kısmı tel ile oluşturuluyor.Telin üzerine iplik, pamuk ve kağıt kitre yardımıyla yapıştırılarak beden şekillendiriliyor.Ten rengi boyanıyor.Sonrada yaptığınız bebeğe uygun kıyafetler dikip giydirilerek bebek tamamlanıyor.Tabii ki anlatmak her zaman çok kolaydır.Yapımı ise çok sabır ve emek isteyen , güçlü bir estetik duygusu ve bilgi gerektiren bir sanat dalı.
Bu alanda araştırmalarım sonucunda bulduğum dereceleri olan üç sanatkar buldum.Mutlaka bu işi icra eden bilmediğim ve duymadığım sanatkarlar vardır.Hepsinin ellerinden öpüyorum.Bu işi yapan herkesin ellerine sağlık diyorum.
Bu sanatı icra edenler; Lütfiye BATUKAN , Nimet DOLLS , Selma K. YURTLU
Yukarıdaki bebekler Selma hocanın öğrencisi olan ve şu anda Antalya il kültür müdürlüğünde çalışan benim kardeşim dediğim Aysun Çobanoğlu'na ait.Aysun'un da bu konu ile ilgili bir yazısı bulunuyor.Onada buradan ulaşabilirsiniz.Aysun ÇOBANOĞLU.

                
Bu eserleri yaratan, Nimet Dolls un biyografisi:
 1947 Yılında Amerikan Kız Koleji'nden( Robert Kolej ) mezun oldum.
Hocam Zehra Müfit hanımın yaptığı bebekleri görüp hayran olduğumda ve hobi olarak kendisinden ders almaya başladığımda bu işin hayatımı yönlendireceğini hiç düşünmemiştim.
Hocamın vefatından evvel " Nimet, elimi sana veriyorum, bu işi benden sonra sen götüreceksin." sözlerinden bir süre sonra 1955 yılında Beyoğlu Amerikan Haberler bürosunda ilk sergimi açtım.
Büro tarafından yılın en başarılı sergisi olarak nitelendirilen bu serginin Ankara ve İzmir bürolarında da yinelenmesi önerildi.
Ankara sergisinde Dönen Dervişler ile Sema kompozisyonu Konya Mevlana Müzesi tarafından alındı ve yıllarca müzede sergilendi.
Türkolog Anne Marie Schimmel'in isteği üzerine Margburg Dinler Tarihi Müzesi'ne de bir benzeri yapılıp gönderildi.
Bu konuyu bir sanat olarak algıladığım için aynı yıllarda Topkapı Sarayı'nda Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver'in Tezhip-Minyatür derslerine ve Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Atölyesine misafir öğrenci olarak devam ettim.
Ayrıca torun sahibi iken de Salzburg'daki yaz akademisinde dersler aldım.
1960 Yılında Beyoğlu-İstiklal caddesinde " Elif Bebek " atölyesini açtım. Aynı yıl bana hayat boyu en olumlu desteği veren eşim ressam Tayfur Sanlıman ile evlendim.
" Dünya'da iki yerde 100% el yapımı bebek gördüm, biri İsrail'de biri de sizsiniz... " Bu sözler dünyaca ünlü bir bebek kolleksiyonerine ait.
Bebeklerimi Kitre ve Pamuk kullanarak tek tek baş, kollar parmaklar, ayak-bacaklarını hazırladıktan sonra doğru oranlarda ve konunun pozuna uygun olarak biraraya getiririm.
Kıyafetlerin gerçek olmasına azami özen gösteririm.
Çalıştığım bir diğer tip de Mısır Kabuğu ile yapılan bebeklerdir.
Sosyal faaliyetlerim içinde en önemlisi Uluslararası İş ve Meslek Kadınları - Soroptimist teşkilatı içindeki çalışmalardır.
Amacı kadının statüsünü yükseltmek olan bu gönüllü kuruluşta Türkiye Federasyon Başkanlığı ve Milli Delegelik yaptım.
İnsanlık tarihi kadar eski olan figürlerin, günümüzde büyük sanayi haline gelene kadar geçirdiği evreleri ve ' Bebeklerin Hikayesini ' anlatan dia gösterisi ve sergimi içeren bir programım var.
Sergiler :
1950-51 Kızılay'ın düzenlediği Uluslararası Bebek Sergisi
1953 - İstanbul'un Fethinin 500. yılı sergisi
1955 - Amerikan Haberler Büroları Sergileri
1956 - Tarsus Gemisi ile Amerika
1958 - Galatasaray Lisesi
1959 - Türkiye Bebek Müsabakası ( 1. lik ödülü )
1968 - Kızılay'ın 100. Yıldönümü Sergisi
Programın Sergilendiği Yerler
1987 - Türk - Japon Derneği
1988 - Türk-Amerikan Üniversiteliler Derneği
1997 - Kadıköy Kültür Merkezi ve Irmak Lisesi
Değişik Tarihlerde Levent - Şişli - Pendik - Etiler - Adana Ankara Soroptimist Kulüpleri
2001 - Safranbolu Kültür Festivali
2002 - Saraybosna " Köklerimiz " konulu seminer
2003 - Bozcaada " Yaşamdan Kesitler "
Öğretmenlik
- Rekreasyon Derneği
- Amerikan Dersanesi
- Gültepe Halk Eğitim Merkezi

Günümüzde Bebek kelimesi birkaç değişik anlam dışında o kadar " çocuk oyuncağı " anlamında kullanılmaktadır ki kelimenin ilkel kullanım amaçları neredeyse tümüyle unutulmuştur. Oysa " idol " yani tapınılan şey anlamına gelen Yunanca kelime 18.yy dan sonra ingilizceye bugünkü anlamıyla " Doll " olarak geçmiştir.
Aslında bu küçük insan figürleri ( Bebekler ) insanlık tarihi kadar eskidir. Eski medeniyetler ait mezarlarda dini ve oyuncak amaçlı figürinler bulunmuştur.
Benim yaptığım insan figürleri ise " Yaşamdan Kesitler " sunmak amaçlıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Tepme Keçelerin Tarihi Gelişimi, Renk, Desen, Teknik ve Kullanım

 

 

Tepme Keçelerin Tarihi Gelişimi, Renk, Desen, Teknik ve Kullanım Özellikleri

Tepme Keçelerin Tarihi Gelişimi, Renk, Desen, Teknik ve Kullanım Özellikleri

Hazırlayan : Yrd. Doç. Dr. Cavidan Başar Ergenekon

Yayınlayan :Kültür Bakanlığı

Yıl: 1999

Not: Bilgiler http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/  den alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Sivas Yöresi Kostümleri

Sivas Yöresi Kostümleri:

Orta Anadolu'nun giyim-kuşam özellikleri Sivas yöresinde de belirgindir. Özellikle erkek giyimi her dönemde bu etkiye göre biçimlenmiştir.

Kadın giyiminde ise yerel özelliklerden kaynaklanan bir çeşitlilik görülür. Merkezlerde kimi değişmelere karşın, kadın giyim kuşamında geleneksel özellikler yer yer korunmaktadır.




Geleneksel Kadın Giyimi : Fes yörenin yaygın başlık türüdür. Önüne ipekli yemeni-krep dikilir yada bağlanır. Uçları yandan sallanır. Günlük giyimde her zaman fes kullanılmaz. "Değirmi" denen düz, "hindi" denen renkli ve desenli tülbentler bağlanır. "İşlik" denen iç giysileri de ak bezdendir, elde dikilir. Üstte omuzlardan ve belden "kırmalı" üç etek biçiminde "peşli" denen entarileri giyilir. Kollar geniş ve "dilmeli" dir. Peşlerin ikisi öne, birisi arkaya gelir, aradaki "sayvanlı" dır, (astarlı). Kara yünden yada ketenden yapılmış, nakışlı, çevresi oyalı önlükler bağlanır. Ayrıca madeni kemerler, el örmesi yün kuşaklarda kullanılır. Bazı yerlerde kadife atlas üzerine sim işlemeli bindallılar giyilir. Kolların yırtmaçlısı da yırtmaçsızı da geniş ve sarkıktır. Entarilerin tümü yakasız, önden göğüs altına dek düğmelidir. Özel günlerde sırmalı ve işlemeli cepken de giyilir. Kadife üstüne sırmalılara "kadama" denir. Alta bel ve parçaları uçkurları "tuman" (şalvar biçimli, bol dikmeli don) giyilir. Parçalar çoraba dek uzanır. Renkli ve desenli çoraplar mevsimine göre ince yada kalın yünden örülür.

Dışarılık giysi olarak çarşaf, Cumhuriyet sonrasında da uzun süre kullanılmıştır. Günlük yaşamada tülbent, baş örtüsü kullanılmaktadır. Buna yaşmaklamak denir. Yaşlı kadınlar "namazlık" denen uzunca bir baş örtüsü kullanır. Son zamanlarda, atkı-manto biçimi üst giyiminde yaygınlaşmıştır. Kelik, yemeni, çarık geleneksel kadın ayakkabılarıdır. Bunların yerini giderek kara lastik ve plastik ayakkabılar almıştır. Kentlerdeyse kundura giyilmektedir.





Geleneksel Erkek Giysisi : Poşu yada "hindi" bağlanmış fes, erkek giyim-kuşamında da yaygın başlık biçimidir. İnce ak ipekten, ketenden yakası düz, omuzdan düğmeli "işlik" üstüne, kolsuz yelek giyilir. Bele şal bağlanır; kalçadan büzgülü "şayak" yada "zıvga" denen pantolonlar kalın kumaştandır. Ak-kara, kırçal çoraplar nakışlıdır. Tokalı çarık, kulaklı yemeni, yüksek ökçeli ve sivri burunlu "iskarpin" yaygın ayakkabı türleridir.

Yorum (yok) Yorum yaz!